
İnsanlardan cesur olmalarını bekleme hakkına sahip değiliz elbet; ölüm kapıyı çaldığında herkes o kapıdan kendince, bir boşluğa yürümenin iç ürper-tisiyle geçecektir.
Bütün bir ömür, dehşetiyle titrediğimiz o an geldiğinde korkmak herkesin hakkıdır.
Ama, daha önce o kapıdan geçmeleri için başka insanlara emir verenlerin o kapıdan başkalarından farklı geçmeleri beklenir.
İkinci Dünya Savaşı'nda Almanlarla işbirliği yapan Fransız politikacısı Lavalle, ölüme mahkûm olduğunda idam mangasının karşısına bir Fransız bayrağına sarınarak çıkmış, tüfekler patlamadan önce 'Vive la France' diye bağırmış ve bir hain olarak damgalandığı hayattan cesur bir adam olarak ayrılmayı başarmıştı.
Bir darbeyle devrildikten sonra Yassıada'da ölüme mahkûm edilen Fatin Rüştü Zorlu, mahkeme salonundan ayrılmadan önce sanık kalabalığının oturduğu sıraların arka tarafına doğru yürümüş ve beraat etmiş iki milletvekilini ellerini sıkarak kutlamıştı.
Aynı mahkemede, seksen yaşındaki Celal Bayar,
'idam' kararını duyduğunda kulağındaki kulaklığı çıkarıp kenara bırakmakla yetinmişti.
Deniz Gezmiş, hiç kimseyi öldürmediği, kimseye ölüm emri vermediği halde, genç yaşında darağa-cına bir efsane gibi yürümüştü.
Yakalandıktan sonra bir dağ köyündeki boş ilkokulda tek kurşunla vurularak öldürülen Che Gue-vara'nın yalvaran bir sözünü duymamıştı hiç kimse.
İrlanda Kurtuluş Ordusu'nun üyelerinden Bobby Sands'le arkadaşları, kendilerine dayatılan hapishane kurallarına karşı çıkarak, açlık grevinde, tükenişlerini anbean acıyla hissederek ölmüşlerdi.
Fransız İhtilali'nin liderlerinden Danton, başını giyotin bıçağına uzatmadan önce celladına, 'Bu kafayı halka göster, bunu hak ediyor!' demişti.
Kapısında sorgusuz sualsiz adam asılan İstiklal Mahkemeleri'nin payeleriyle böbürlenen hâkimlere, Hüseyin Cahit, 'Bu mahkemede sizin gibi yargıç olmaktansa benim gibi sanık olmayı tercih ederim!' diye meydan okumuştu.
İttihatçıların en kıyıcı silahşorlarından Yakup Cemil, Enver Paşa'yla görüş ayrılığına düştükten sonra kurşuna dizilmeye mahkûm olduğunda, kendisini öldürmeye götüren askerlere yolda bir karpuzcunun arabasını durdurup karpuz ikram etmişti.
Şili'nin Marksist cumhurbaşkanı Ailende, faşist cuntacılar başkanlık sarayını bombalarken teslim olmayı reddedip elinde silahıyla ölmüştü.
Milyonlarca insanın ölümünün sorumluluğunu taşıyan Hitler bile, kendi ölümünü başkalarına bırakmamış, yakalanacağım anlayınca kafasına bir kurşun sıkmıştı.
Tarih boyunca, her görüşten, her ırktan, her milletten birçok lider öldürüldü. Birçoğu, kendi emirle-
riyle ölmüş insanlara ve onların yakınlarına son borçlarını ödeyerek, onlara hiç olmazsa övünebilecekleri bir anı bıraktı.
Kendileri yüzünden ölen taraftarlarını da, düşmanlarını da utandırmadılar.
Dostları onlar için üzüldü, düşmanları açıkça söylemese de saygı duydu.
Bir Yunan kralı, bir sohbette, 'Akıl mı önemlidir, yiğitlik mi?' diye soran danışmanlarına, 'Herkes akıllı olsaydı yiğitliğe ne gerek kalırdı!' demişti.
Herkes akıllı değil, o yüzden tarih yiğitliklerle dolu.
Bütün savaşların, kıyımların, ölümlerin, idamların birilerinin akılsızlığından kaynaklandığına inananlardanım; bu akılsızlığı paylaşmamaya, alkış-lamamaya, bir parçası olmamaya uğraşırım ama hepimiz kaçınılmaz olarak bu akılsızlığın parçası haline geliriz, bu akılsızlıklar bizim de hayatımızı, tarihimizi, geleceğimizi biz istemesek de etkiler.
İnsanoğlunun aklı bulma yolundaki uzun macerasında akılsızlıklar her yerde kan izleri bırakırken elbette bizim de üzerimize bulaşır; böyle zamanlarda adaletle intikam duygusu birbirine karışır, adalet adına işlendiği söylenen birçok cinayetin altından intikam isteği çıkar; yiğitliğe karşı aklı, intikama karşı adaleti destekleyenlerin sesleri tarihin dalgalarının kabardığı sıralarda duyulmaz olur.
Aklı yiğitliğe yeğ tutsak, cesarete ihtiyaç duyulmayan bir dünya özlesek de ortak bir akılsızlığın parçası, hatta önderi olmuş insanlardan 'işin gereğini' yapmalarını, öldürdükleri ve ölüme gönderdikleri insanları utandırmamak, onca ölümü hiç olmazsa anlamsız kılmamak için cesaret göstermelerini bekleriz.
Hayatı bir yiğitlik imtihanına çevirenler, başkalarından yiğitlik isteyenler, başkalarına kapılarını ölüme açmaları için emir verenler, ölüm bir gün kendi kapılarını çaldığında en azından kendileri yüzünden ölenler kadar cesur durmak zorundadır.
Ne yazık ki, hâlâ, kalemin hayattan çok ölüme dokunmak zorunda kaldığı bir çağda ve ölümün yüceltildiği bir diyarda yaşayıp yazı yazıyoruz; hayatımıza ölüm sokan, ölümü kutsayan, ölüm emri veren herkesten, kaybolan hayatlarımız ve gölgelerini ömür boyu taşıyacağımız ölüler adına bir yiğitlik, vakur bir duruş bekleme hakkına sahibiz.
Bunca genç insan öldü.
Ölüm emri verenlerin aksine, onların hiçbirini diğerinden ayırmam, onları bu ülkenin yaşlılarının akılsızlıkları öldürdü.
Onlara hayatı değil de ölümü sunanlar, babalan yaşındaki insanlardı.
O çocukları yaşatamamanın ortak utancını hepimiz taşıyoruz.
Bu utanca, korkaklığın zavallılığıyla intikamcı-lığın insafsızlığını görmenin utancı da ekleniyor.
Bizim akılsızlığımız çocuklarımızı cesur olmak zorunda bıraktı.
Korkumuz kendilerine yiğit olmaktan başka çare bırakmadığımız o binlerce çocuğun ölümünü an-lamsızl aştırıyor.
Pautus'un hikâyesini bir kere daha hatırlamak zorunda kalıyoruz.
Romalı bir komutandı Pautus, bir ayaklanma düzenledi.
Yakalandı.
İdama mahkûm oldu.
Soylu olduğu için Roma geleneklerine göre ken-
di hayatını kendi elleriyle alma hakkı tanındı; bir odaya sokup yanına bir hançer bıraktılar.
Annesi, babası, karısı, yakınları, dostları kapıda yere yıkılan vücudun düşüşünü duymak için kederle bekliyor ama kendini bıçaklayan Pautus'un düşen vücudunun sesi yerine bir türlü kendini öldüre-meyen adamın ayak seslerini duyuyorlardı.
Sessiz bir utanç hepsini sarmıştı.
Sonunda bu utanca dayanamayan karısı hiç kimseye bir şey söylemeden kapıyı açıp içeri girdi, masanın üstünde duran hançeri alıp kendi karnına sapladı, sonra çıkardığı hançeri kocasına uzattı.
— Pautus, bak acımıyor.
Pautus'lara bir kadın gerekiyor, cesur bir kadın, onlann dokunmaya korktuğu hançeri alıp karnına saplayacak bir kadın.
'Bak acımıyor' diyecek bir kadın.
Kaynak:arsiv

